Aytaç: Devrimci öznenin olmadığı durumda krizler teslimiyet durumu yaratır

img
MARDİN - Siyaset Bilimci Ahmet Murat Aytaç, “Etkin bir siyasi muhalefetin veya devrimci öznenin olmadığı durumlarda, krizlerin sistem değişikliği veya devrimden çok bir tevekkül hali, hatta genel bir teslimiyet durumu yaratır" uyarısında bulundu.  
 
Dünyayı etkisi altına alan koronavirüs (Kovid-19) salgınından kaynaklı her gün binlerce insan yaşamını yitiriyor. Üzerinden aylar geçmesine rağmen halen bir çözümün üretilemediği salgına karşı devletlerin aldığı tedbirler ise sonuç vermiyor. Dünyanın en büyük ekonomilerine sahip devletlerin bile salgın karşısındaki çaresizliği tartışma konusu olurken, birçok aydın ve düşünür söz konusu tabloyu "kapitalizmin çöküşü" şeklinde yorumluyor. Yine kapitalist sistemi tartışma konusu haline getiren salgınla, sosyalizmi merkeze koyan tezler öne çıkıyor. 
  
Salgına dair kaleme aldığı yazılarla dikkati çeken Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Ankara Üniversitesi’nden Siyaset Bilimci Yrd. Doç. Dr. Ahmet Murat Aytaç, söz konusu tabloya dair Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı. 
 
Türkiye'de salgın hızla yayılıyor. Hükümetin aldığı hükümetin önlemleri yeterli buluyor musunuz? Dünyanın farklı yerlerinde alınan önlemlerle karşılaştırınca neler söyleyebilirsiniz?
 
 
 İnsanların gerçekleri bilmeye ihtiyaç duyduğu anda bile vaka ve ölüm istatistiklere “karartma” uygulandı. Dahası doktorlar veya bilim insanları üzerinde baskı kuruldu.  
 
Salgın karşısında tüm dünyanın hazırlıksız olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Uzmanlar böylesi salgınlarda bulaşıcılığı azaltmanın en etkili yolunun “tanı koyma ve izolasyon” olduğunu belirtiyor. Tabii bu tek başına uygulanacak bir şey değil, bazı sosyal kısıtlamalarla bir arada daha etkili olur. Ancak hastalığı kapmış olanları tanımlayıp, diğerlerinden ayırmanın çeşitli sebeplerden ötürü başarılamadığı durumlarda genel sosyal kısıtlamalara ağırlık tanımak kaçınılmaz olur. Önceki yıllarda SARS veya MERS gibi aynı virüsün eski tiplerinin yol açtığı hastalıklarla mücadele etmiş Güney Kore, yaygın bir test uygulanması ve agresif bir takip stratejisi uygulamaya önem verdi. Buna karşın İtalya daha en başından itibaren salgın karşısında kısıtlayıcı önlemlerle etkili olabileceğini düşündü. Fakat aşı veya ilacın bulunmadığı şimdiki gibi durumlarda yapılan her kısıtlama paradoksal bir şekilde sonraki aşamada daha geniş bir kısıtlama önlemi alınmasını gerektirir.
 
Türkiye’ye gelince; O da salgınla kısıtlamalar aracılığıyla baş etme yolunu seçenler arasında. İlk başlarda, iktidar toplumun genelini ilgilendiren her kritik konuda yaptığı gibi, medya üzerindeki kontrolü aracılığıyla propaganda makinesini işletti. Önce Türkiye’de herkese test uygulanacağı söylenirken, ardından başka ülkelere yardım gönderildiği açığa çıktı. İnsanların gerçekleri bilmeye en çok ihtiyaç duyduğu böylesi bir anda bile vaka ve ölüm istatistiklerine “karartma” uygulandı. Dahası konuyla ilgili görüşlerini kamuoyuyla paylaşan doktorlar veya bilim insanları üzerinde baskı kuruldu. Sonuçta mızrak çuvala sığmayınca resmi açıklamaların gerçeği yansıtmadığı da gün gibi ortaya çıktı. Bu bağlamda bir kıyaslama yapmaya gelince, şimdilik salgın karşısında tüm dünyanın elleri bağlı gibi görünüyor.
 
Geçtiğimiz günlerde “İlk Hasta” isimli yazınızla "Felaket zamanlarında toplum asıl gerçeği görmeyip yanlış yerlere yönelebiliyor" demiştiniz. Neden toplum yanlış yere yöneliyor?
 
Hastalık bizler için insanın içine düşebileceği en kırılgan durumlardan birini temsil eder. Bu yüzden hasta kişiyi, sağlığı tehlikeye düşmüş biri olarak korumaya en çok ihtiyaç duyan insan şeklinde resmederiz. Hastaya baktığımızda onunla bir empati, yardımlaşma ve giderek bir sorumluluk duygusu hissederek yaklaşırız. Fakat hastalığın bulaşıcı nitelik taşıdığı salgın süreçlerinde hastalar karşısındaki genel tutumumuz ikircikli bir nitelik kazanır. İnsan olarak kendini koruma eğilimi ile hastalara karşı hissettiğimiz genel sorumluluk arasındaki gerilimin etkisi altına gireriz. Öyle ki bu süreçte hastalığa yakalanmış her insan, bize önce kendi hastalığının mağduru ve gerekli tedbirleri almadığı ölçüde de başkalarının hastalığının faili olarak görünmeye başlar. Salgın, hastalık tasarımının bağrında gizli halde bulunan bu çelişkiyi aktif hale getirir. Söz konusu çelişki, hastayı aynı anda hem risk altında hem tehlike kaynağı, hem bir mağdur, hem bir fail, hem maktul, hem de katil olan bir kişi kimliğine büründürür.
 
Türkiye’de risk altında kabul edilen 65 yaş üstü insanlar için alınan önlemler, salgının diyalektiği adını verebileceğimiz bu çelişkili algıyı harekete geçirdi. Risk altında olduğu söylenen yaşlılar birden bire tehlike kaynağı gibi görülmeye başlandı. Ancak salgınlarda işleyen diyalektiğin başka bir boyutu daha var ve bu da dikkate alınmadığı müddetçe insanın kendini korumak için hastalara yönelttiği her tepki istenenin tam tersi bir sonuç verir. Böyle anlarda insanın kendini koruması ancak ötekini de koruması sayesinde mümkün olabilir. Aksi takdirde bir diğerini yakalayan hastalık gelir gider mutlaka sizi de bulur. O yüzden “kurtuluş yok tek başına” şiarını en çok bu gibi anlarda hatırlamak gerekir gibi geliyor bana.
 
 
 Kapitalizm mitolojideki pelikana benziyor. Tehlike anlarında kendi göğsünde yara açıp evlatlarını kendi kanıyla beslediğine inanılan bu kuş gibi, hayatına bu yoldan devam ediyor ve kendini yaralarından besliyor.
 
"Bu salgın kapitalist sistemin sonu olacak hayat bizi sosyalizme götürüyor" gibi görüşler var. Süreci böyle okumak gerçekçi mi? Yoksa burada da bir yanılsama var mı?
 
Aslında sosyalist muhalefetin sadece salgın konusunda değil, büyük felaketlerin tamamında meseleyi kapitalizmin çöküşüne bağlama yönünde güçlü bir eğilimi var. Bu eğilim tümüyle sebepsiz değildir. Çünkü kapitalist üretim, ilişkilerinin yarattığı dünya birbirine yüksek düzeyde bağlı olan ve aşırı iletken sosyal şebekeler üzerinden işliyor. Böyle olunca doğal afetler ve toplumsal krizler arasındaki ayrımlar siliniyor ve bütün felaketler birbiriyle eşdeğer hale geldiğinde de herhangi bir sistemde baş gösteren aksaklık büyük bir hızla bütün toplumsal sisteme yayılıyor. Örneğin deprem oluyor, sonra deprem yüzünden tsunami oluyor, o bir nükleer felakete yol açıyor, toplumsal hayat felce uğrayınca ardından ekonomik kriz geliyor, açığa çıkan sosyal çözülme kalıcı psikolojik travmaları tetikliyor ve bunları dini aşırılıklar izliyor. Yine genel bir salgın başlıyor, bunun yol açtığı endişe ekonomik ve siyasi süreçleri tıkıyor, aileler dağılıyor veya insanlar arası ilişkiler çözülüyor vesaire. Bu bütünsel etkileşim ve geçişlilik kapitalizmin genel bir çöküş içinde olduğu izlenimini doğrulayacak temel kanıt olarak görülüyor ve eleştiriliyor.
 
Ancak ben yine de bu eleştirilerde kapitalizmin genel gidişine veya geleceğine dair akılcı öngörülerden çok muhalif gönüllerin içinden geçenlerin, bir başka deyişle gerçeklerden çok temennilerin rol oynadığı görüşündeyim. Bundan ötürü kriz süreçleri ile kapitalizmin kendini yenileme mantığı arasındaki bağlantı bir türlü görülemiyor. Şimdi Trump, General Motors’a solunum cihazları üretimi için emir verdiğini söylüyor. Ardından korunma, izolasyon veya tedavi için gerekli diğer araçların üretimi için başka sektörler de yaratılacak. Yani kapitalizm bu gibi durumlarda karşılaştığı riskleri hızla soğuruyor ve sistemi besleyen ana kaynaklardan birine dönüştürebiliyor. Kapitalizm biraz mitolojideki pelikana benziyor. Tıpkı tehlike anlarında kendi göğsünde yara açıp evlatlarını kendi kanıyla beslediğine inanılan bu kuş gibi, hayatına bu yoldan devam ediyor ve kendini yaralarından besliyor.
 
Kapitalizmi çökertecek tek bir büyük kriz yoktur ve böyle bir felaket beklemek beyhudedir. Çünkü asıl mesele krizin varlığında değil onun nasıl anlamlandırıldığındadır. Etkin bir siyasi muhalefetin veya devrimci öznenin olmadığı durumlarda krizlerin sistem değişikliği veya devrimden çok, bir tevekkül hali, hatta genel bir teslimiyet durumu yaratmasını beklemek daha makuldür. Zaten kapitalizmi çökertecek bir kıyamet beklentisi içinde olmak aslında kendinin bir siyasi özne olmadığını itiraf etmenin dolaylı bir biçimidir. Maalesef reel sosyalizmin çöküşünden sonra birçok muhalif insan daha iyi bir dünya kurabilmek için doğal felaketlerden veya toplumsal travmalardan medet umar hale gelmiştir.
 
 
 Bizleri dar görüşlü ulusalcıların sesinin daha gür çıktığı ve baskıcı önlemlerin kamu yararı adına daha bir gururla savunulduğu zor dönemler bekliyor
 
Salgın bir gün bittiğinde dünya nasıl bir noktada olacak, bunu öngörmek mümkün mü?
 
Birçok düşünür salgın sonrasında bizi bekleyen dünyanın aynı olmayacağı yönünde kehanetlerde bulunuyor. Fakat unutmayalım ki salgından önceki dünya da öyle matah bir şey değildi. Sadece dünyanın önceden olduğundan daha kötü bir yer haline gelmemesi için çabalamamız gerektiğini söylemek anlamında bu uyarıyı anlamlı bulduğumu söyleyebilirim. Bugün Çin’de salgınla baş etmek için muazzam bir gözetim ve denetim şebekesinin herkesin bilgisi dahilinde iş başında olduğunu görüyoruz. Herkesin bilgisi dahilinde vurgusunu özellikle yapıyorum. Çünkü böylesi kapsamlı müdahaleler bir anda ortaya çıkmazlar ve mutlaka daha önce de örtük olarak yapılmaktadır. Şimdilerdeyse bizzat insanlar bunu genel yarar adına talep ediyor ve bu yoldan salgının kontrol altına alınmasını umuyor. Türkiye’de dâhil, birçok ülkede bu türden uygulamaları bizzat yönetilenler tarafından talep edilmeye başlandı.
 
Bu süreçte toplanan verilerin sadece bu amaçlarla kullanılacağına veya bu dönemle sınırlı kalacağına inanmak için çok saf olmak gerekir. Kamu maliyesi alanında geliştirilen Peacock-Wiseman hipotezi devletin vergi kapasitesinde olağanüstü şartlarda meydana gelen artışın, bu şartlar değiştikten sonra da devam ettiğini söyler. Vergi için yapılan bu belirlemenin, yani rıza gösterilen baskı eşiğinin yer değiştirmesiyle ilgili iddianın devlet müdahalelerinin tümüne genellenebileceğini düşünüyorum. Açığa çıkan “yer değiştirme etkisi” yüzünden salgın sırasında aşılan eşikler sonradan hem daha otoriter hem de daha içe kapanmacı/ulusalcı bir atmosferin hüküm sürmesini muhtemel kılacak gibi. Böyle bakınca, bizleri dar görüşlü ulusalcıların sesinin daha gür çıktığı ve baskıcı önlemlerin kamu yararı adına daha bir gururla savunulduğu zor dönemler bekliyor gibi görünüyor.
 
Türkiye’de dünyanın diğer yerlerinde olduğundan farklı olarak devletin halktan bağış istemesi yönünde bir "dayanışma" ile karşı karşıyayız. Ekonomik krizin belirtisi olmasının yanında bir siyaset bilimci olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Evet, Türkiye’de hükümet salgın nedeniyle ortaya çıkacak olan ekonomik maliyetleri karşılayabilmek için halktan bağış topluyor. AKP-MHP bloku daha önce yaşanan toplumsal krizlerde veya doğal afetlerde de dayanışma adı altında böylesi bağış kampanyaları düzenledi. Toplum hafızası önceden düzenlenen bağışların şeffaf bir şekilde yönetilmediği ve amaca aykırı bir şekilde kullanıldığı durumları gündeme getiriyor. Bu yüzden de bağışlarla beraber yolsuzluk yapılması veya İslami vakıflara para aktarılması yönünde endişeler dile getiriliyor. Kimse bu endişelerin temelsiz olduğunu söyleyemez. Zira bu eleştiriler durduk yere söylenmiyor ve daha önceki deneyimlere dayanıyor. Aksini iddia etmek siyaset yapmayın, hükümeti hiç eleştirmeyin demekten farksız. Nitekim AKP siyasi başarısızlıklarını veya çözümsüzlüklerini eleştiriden muaf tutmak istediği her durumda bu yöntemi izliyor.
 
Öte yandan eleştirileri bu düzeyde bırakmak, yani yolsuzluk veya amaca aykırı kullanım kaygılarını dile getirmekle yetinmek de meselenin özünü ıskalamak olur. Kanımca burada eleştiriyi daha radikal bir şekilde yapmak gerekir. Her şeyden önce bu tip kampanyalarda asıl meselenin “ekonomik” olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki, amacın para toplamak olduğu yerde, kamu finansmanı açısından esas olan bağış değil, vergi toplama, borçlanma veya para basmaktır. Peki, o halde neden bağış toplama yoluna gidiliyor? Konuya şöyle bakabiliriz: İktidar blokunun Gezi’den ve özellikle 15 Temmuz’dan sonra artan oranda kitle seferberlikleri yaratmaya ve bunların psikolojik etkilerinden yararlanmaya çalıştığını görüyoruz. 15 Temmuz gecesi camilerden verilen selalarla kitleler sokaklara dökülmüş, yaratılan coşkuyla vecde gelen insanlar tankların önüne yatmış, hatta F16’lara “kafa atmaya” çalışanlar dahi olmuştu. Hatırlanacağı üzere, depremde de dayanışma adı altında bağış kampanyaları düzenlenmişti. Sonuç olarak, bu tip kolektif eylem organizasyonlarıyla grup tutunumunu arttırıp burada açığa çıkan enerjiyi liderin kişiliğine transfer etmek amacının güdüldüğünü söyleyebiliriz. Bu yolla yurttaşlarda bir şeyler yapıldığı algısını canlı tutan iktidar siyasi çaresizliklerinin üstünü örtüyor. Sağlık sisteminin ne kadar kötü işlediğini, kamu kaynaklarının ne kadar verimsiz kullanıldığını görünmez kılmakla kalmıyor, toplumda fiili kutuplaşmayı da arttırıp en azından ellerindeki kitleyi korumayı bir süreliğine de olsa başarabiliyor.
 
 
Emekçilerin ve ezilen halkların kurtuluşu sadece onların ellerindedir. Biz bir şeyler yapmadıkça kapitalizmin yıkılacağı veya değişeceği yok. Tarihsel süreç bunun doğru olduğunu gösteriyor.
 
Sizin tezinize göre, kapitalizm veya devletler, eğer ki devrimci ya da sol kesimlerin bir argüman üretmemesi durumunda bu tür felaketlerden daha güçlü çıkarlar...
 
Biz de genel olarak muhalif akıl, özel olarak da devrimci ya da sol akıl, sorunların siyasi olduğu ve çözüm yolunun da siyasi olması gerektiği yerde, bilgiyi ve hakikati siyaset dışı alanlarda aramaya çok eğilimlidir. Bunun tipik bir örneğini, tıpkı bir Mesih bekleyen inançlı insanlar gibi, tüm ömrünü kapitalizmi yıkacak büyük ekonomik krizi öngörmeye vakfetmiş olan muhalif analistler oluşturur. Bu durum, sürekli ahir zamanlarda yaşadığına ve yakında kopacak kıyametin tüm kötülükleri silip süpüreceğine inanan dindarların psikolojisine büyük bir benzerlik gösteriyor. Siyasi sorunları, insanı bir fail olmaktan çıkaran, kontrolümüz dışında işleyen ekonomik, biyolojik, antropolojik yapıların yol açtığı ihtilallerin çözeceğine inanmak, aynı dini anlayışı seküler kavramlar içinde tekrar etmekten başka bir anlama gelmiyor. Unutmamalıyız ki, emekçilerin ve ezilen halkların kurtuluşu sadece onların ellerindedir ve bu yüzden de kurtuluş insanın kendi eseri olacaktır. Biz bir şeyler yapmadıkça kapitalizmin yıkılacağı veya değişeceği yok. Tarihsel süreç bunun doğru olduğunu gösteriyor.
 
Felaket döneminde kayyım atamaları, işten atmalar, hekimlere, gazetecilere, muhalefet eden her bireye soruşturmalar açılırken, hak ve özgürlükler açısından nasıl bir süreç ortaya çıkar?
 
Türkiye’de salgınla baş etmek için en başından itibaren kısıtlayıcı yöntemler esas alındı. Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında ilan edilmiş ve halen fiilen yürürlükte olan bir OHAL süreci var. Düşünce açıklamaları üzerindeki baskılar, işten atmalar ve kayyım atamalarını Türkiye’nin ilan edilmemiş, yani “olağan” olağanüstü hali çerçevesinde düşünmek lazım. Zaten var olanın devam ettirilmesi dışında bir şey yapmıyor iktidar. Bu sürekliliği korona çerçevesinde uygulamaya konan bazı önlemler ışığında da görebilmek mümkün. Mesela cezaevleriyle ilgili alınan önlemlerde “terör” suçlularının kapsam dışı bırakılmasını ele alalım. İnsan hakları çevreleri ve bazı eleştirmenler Türkiye’de “terör” kapsamının geniş olduğunu ve bu durumun düzeltilmesi gerektiğini savundular. Bu görüşe ben de katılıyorum. Ama diğer yandan şunu da eklemek istiyorum: “Terör” suçlaması sadece kapsamı açısından değil, özü açısından da hak ve özgürlük kültürünün gerekleriyle bağdaşmayan bir kavrayışı yansıtır. Zira “terör” suçlaması isnat edilmiş bir kişi en başından itibaren her türlü hakkından mahrum bırakılmaya aday olan bir insandır. Öyle ki, hak arama hakkı, hukuka tabi olma hakkı bile elinden alınabilir. Zaten “terör” kavramı bugün kimlerin hakka sahip olacağını belirlemenin bir aracı olarak kullanılıyor.
 
 
“Terör” suçlaması özü açısından da hak ve özgürlük kültürünün gerekleriyle bağdaşmayan bir kavrayışı yansıtır. “Terör” suçlaması isnat edilmiş bir kişi en başından itibaren her türlü hakkından mahrum bırakılmaya aday olan bir insandır.  
 
Yine kayyım meselesinde de “terör” kavramı hak ve özgürlükler alanını kapatmak amacıyla kullanılan araçlardan biri. Burada dikkatimi çeken ve söylemeden edemeyeceğim bir durum var: Halk sağlığı alanındaki virüs problemi ile demokratik siyaset alanındaki kayyım problemi arasındaki geçişlilik bu açıdan gerçekten dikkate değer. Yani virüs canlılığını kendine ait olmayan bir bedende var olup çoğalmaya borçludur ve çoğalmasını son aşamaya kadar sürdürmeyi başardığında, içinde yeşerdiği canlı bedenle beraber kendi yaşam koşullarını da ortadan kaldırır. Kendine ait olmayan makamlarda, kendini seçmemiş insanlar adına yöneten ve etkili olan kayyım uygulaması, siyasetinin Kovid-19 salgınından önce zaten viral olduğunu bize gösteriyor. Belki korona günlerinde salgın meselesine bu perspektiften bakmakta da yarar vardır.
 
Salgının dünya siyasetine etkisinin yanında bir de insan psikolojisi üzerinde bir etkisi var. Salgın insan psikolojisini nasıl etkileyecek?
 
Salgın nedeniyle gündeme gelen eve kapanma deneyiminin insan psikolojisi üzerinde çok sarsıcı etkiler yaptığı bir gerçek. Evin herkes için gerçekten güvenli bir alan olduğu da söylenemez. Bir dönem patlak veren toplu intihar dalgası, evlerin Türkiye’de “güvenli alan” olarak görülemeyeceğini göstermişti. Şimdilerde artan aile içi şiddet vakaları da bu açıdan başka bir gösterge. Bir de tabii stresin orta ve uzun vadeli etkilerini hesaba katmamız gerekir. Yani bunun mutlaka bazı psikosomatik sonuçları olacaktır. Uzun vadede insana insandan daha yararlı bir varlık olmadığı görünüyor. O yüzden, en azından bir çare bulununcaya kadar, insanlarla mesafeli bir yakınlık ya da güvenli yollardan temas etmeye dair çözümler bulmamız yahut icat etmemiz gerekecek gibi. Çünkü insanı sadece virüsler değil, yalnızlık da öldürebilir.
 
MA/ Ahmet Kanbal
 

Diğer başlıklar

16:57 Batan teknenin kaptanı tutuklandı
16:54 Soykırıma tepki: Şengal asla unutulmayacak
16:23 Hastane önünde ‘yaşatmak için dayanışma’ nöbeti
16:01 WHO’dan hükümetlere ‘tedbir’ uyarısı
15:32 Açlık grevindeki Pektaş gözaltına alındı
15:11 Bakanlıktan 'Kürtçe anons' cevabı: Ortak dillerden değil
14:57 HAKİM: 522 milyon yaşam hakkı gaspı tespit ettik
14:25 Dersim'deki Milli Park'ın kirletilmesine tepki
13:51 Kadınlar 4-5 Ağustos’ta alanlara çıkıyor
13:30 Batan teknenin kaptanı gözaltına alındı
12:28 HDK ve DBP: Êzidîler hala tehdit altında
12:07 'Kafes' hücreye konan tutuklular açlık grevinde
12:03 Güçlükonak'ta 3 kişi daha serbest: Köylü tarlasına gidemiyor
11:39 Besta'daki yangına 3 gündür müdahale edilmiyor
11:26 İş istediği belediyenin girişinde intihar etti
10:53 Yüksekova’da kaza: 6 ölü
10:48 Darp edilen 3 çobanla ilgili neden soruşturma açılmadı?
10:18 Urfa Baro Başkanı Öncel’den ‘Engizisyon mahkemesi’ tepkisi
10:17 HDP Kadın Meclisi: Êzidî kadınların direnişini selamlıyoruz
10:10 DAİŞ cezaevine saldırdı: 20 ölü
09:04 Kuğulu Park’ta ‘budanan’ ağaçlar yeşermeyecek
09:03 Kadın emeğiyle sofraya ulaşan mantarlar
09:03 Meslektaşları: Timtik ve Ünsal’dan haber alamıyoruz
09:02 45 günde 7 'intihar': Tahammülümüz kalmadı
09:01 Turizm kentinde korona endişesi
09:01 74’üncü ferman sürüyor: Katliamı tamamlamak istiyorlar
09:00 03 AĞUSTOS 2020 GÜNDEMİ
02/08/2020
22:31 Hafter: Türk işgaline merhamet göstermeyeceğiz
21:27 Batan teknedeki çocuğu arama çalışmaları sürüyor
20:39 Vaka sayısındaki artış uçuşları askıya aldı
19:46 Son 24 saatte 18 can kaybı
19:22 Besta'daki yangın büyüyor
18:58 Koca: Birinci dalga sahillere indi
18:29 Foça’da tekne battı: 4 ölü
18:18 İnce'den yeni parti açıklaması
17:03 Üniversite mezunlarının yüzde 42’si iş bulamıyor
16:54 Timtik’in dayısı: Onlar içeride biz dışarıda eriyoruz
16:13 Menderes’te orman yangını
15:55 Temmuz’da 60 gazeteci yargılandı
15:21 Aydın’daki yangın Muğla’ya ulaştı
15:06 'Tehdit’ sonrası ölü bulunan asker defnedildi: Törende askere tepki
14:33 Kovid-19'a yakalanan tutuklu günler sonra hastaneye kaldırıldı
14:10 Lüks makam aracı isteyen rektör istifa etti
14:04 Polis kurşunu bir çocuğu yaraladı
13:58 Kayyımın yeğeni ve taciz suçlusu Uysaler de tutuklandı
12:58 Ünsal'ın babası: Oğlumu öldürmek mi istiyorsunuz?
12:14 Sevk edilen tutuklu: Yolda ne yemek ne de su verildi
12:02 Artuklu’da araç takla attı: 2 yaralı
11:21 Kayıp çocuğu arama çalışmaları sürüyor
10:50 Afganistan’da sel: 15’i çocuk 16 kişi öldü
10:13 MEBYA-DER: Saldırı şekli değişiyor, zihniyet değişmiyor
09:01 Urfa’da günlük 350 vaka: Hastanelerde yer yok
09:01 Kadınlar: Birlik olursak tecrit son bulur
09:01 Çelebi: Libya mutabakatı zaman kazanmaya dönük
09:00 Amerika’da asimilasyona karşı Kürtçe şarkılar seslendiriyor
09:00 Gençlerden ‘yan yana mücadele’ çağrısı
09:00 74’üncü Ferman: Dünya hala kör, sağır ve dilsiz
09:00 02 AĞUSTOS 2020 GÜNDEMİ
08:50 Vaka sayısı 18 milyonu geçti
01/08/2020
21:56 Van F Tipi Cezaevi'nde koronaya yakalanan tutuklu tedavi edilmiyor
21:27 Koronavirüsten 19 kişi daha hayatını kaybetti
20:55 Gürpınar'da kaza: 1 kadın yaşamını yitirdi
19:51 Yunanistan 3 ülkeye ulaşım sınırlamasını uzattı
19:21 Gençleri darp eden korucular bir kişiyi silahla yaraladı
19:07 Şerevan Yaylası'nda orman yangını
18:33 Maltepe’de askeri alanda yangın
17:27 Erdoğan prompteri kaçırdı: Geri al, geri al
16:55 KCDP: Temmuz ayında 36 kadın öldürüldü
16:48 Bolu Cezaevi’ndeki hasta tutukluların durumuna dikkat çekildi
16:07 İzmir’de şüpheli asker ölümü
14:50 Timtik ve Ünsal için hastane önünde eylem
14:04 Her hastaneye gidişinde 14 gün karantina
13:54 Dicle’de 4 yaşındaki çocuk kayıp
13:27 DTO Başkanı Turan: Bölge hastanelerinde yer yok
13:20 Hatay Barosu Başkanı’na 72 barodan destek
13:12 Cumartesi Anneleri: İnsanlığa karşı suçlarda zaman aşımı olamaz
13:04 Siyasi partiler bayramlaştı: Ortaklaşmaya ihtiyaç var
12:36 5 yaşındaki çocuğun elleri ve ayaklarını bağlayarak hapsettiler
11:58 TGS: İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz
11:55 Kayıp yakınları Oruç'un akıbetini sordu
11:52 Karakolda 'Kanun benim' işkencesi
11:14 Ablukanın kalktığı Güçlükonak'ta gözaltılar sürüyor
11:08 Kürkçüler Cezaevi’nde her şey güllük gülistanlık!
09:43 Askerler 3 çobanı öldüresiye darp etti
09:01 Mor Dayanışma'dan bir günlük özsavunma atölyesi
09:01 Yanık kokulu çerçeve: Üç yürek, üç fidan, üç güzel insan
09:00 Cinsel istismara 2 yıl sonra dava
09:00 01 AĞUSTOS 2020 GÜNDEMİ
31/07/2020
22:14 İngiltere'de normalleşme süreci askıya alındı
22:08 Irak’ta erken seçimler 2021 yılında yapılacak
21:11 Kozan'da 3 dönüm ormanlık alan kül oldu
20:40 Türkiye’de vaka sayısı 230 bini aştı
19:40 Leman Ayasofya'yı kapağına taşıdı
18:59 ‘Ünsal ve Timtik’in refakatçi yardımından yararlanmasına engel olmayın’
18:22 Eğil’de göle giren bir kişi boğuldu
17:44 Adana'da yurttaşlar koronayı unuttu
17:00 Bayramda kelle ve paça ütmek gelir kaynağı oldu
16:38 Açlık grevinde olan tutuklu: Hiç bir şekilde can güvenliğimiz yok
15:41 40 yıldır manilerle aşlama satıyor
15:33 ÇHD: Ünsal ve Timtik ölüme terk edildi